25 Mart 2020 Çarşamba

Huzursuzluk


Eleştiri: Yanı Başımızdaki Dünya: Huzursuzluk

Zülfü Livaneli romanları kendi okuyucusunu yaratmasının yanı sıra onları 21. Yüzyılın göz önünde ama gözden uzak hikâyelerine taşıması yönüyle de önem taşıyor. Geçmişi aklıselimle değerlendirmek ya da geleceğe dair isabetli saptamalarda bulunmak hepimiz için muhtemel fikir eylemleridir. Fakat bugünü anlamak ve onu geçmiş ve gelecekle birlikte işleyip özümsemek, bilgi kirliliği ve dezenformasyon ortamında zaman zaman güçleşir. İşte bu noktada çağın hikâye anlatıcıları, söz ustaları devreye girer. Zülfü Livaneli toplumsal birikimini bu noktada öyle isabetli kullanır ki romanlarını okurken belleğinizde bambaşka bir pencere açılır.
Usta yazar son romanı Huzursuzlu’ta Ortadoğu’nun kanayan yarasını yaşamlarımıza yaklaştırıyor. Yüzyılın serencamı, karşısında çaresiz kaldığımız acılar ve güncel bir tanıklık Huzursuzluk ’ta bizlere Meleknaz’ın içler acısı hikâyesiyle ulaşıyor.
Roman, bir gazetecinin Mardin’de çocukluk arkadaşının ölümünü araştırmasıyla başlıyor. Mardin’den Amerika’ya uzanan bu gizemli hikâyenin içinde hem oradaki toplumsallığa tanık oluyor hem de dinler tarihinde zihni besleyen bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bunda elbette Zülfü Livaneli’nin yazarlık ve gazetecilik deneyiminin ve bunca yıllık birikiminin katkısı büyük.  
Huzursuzluk varoluşun temel taşını oluşturan kavramlardan biri. Bireysel olarak insan doğasını harekete geçiren bu duygu roman boyunca toplumsal bir kavrama dönüşüyor ve romanın insanı derdine ortak eden olay örgüsü böylece kuruluyor.
Zülfü Livaneli bu kez farklı bir üslup deneyimlemiş. Genellikle romanlarda kullanılan, her şeyi bilip okura aktaran Tanrı-anlatıcı yerine olaylar, tanıklarına sorularak, onların dilinden öğreniliyor ve böylece gerçek parça parça birleştirilerek bütünleştiriliyor. Belki de bu tanıklık deneyi sayesinde Huzursuzluk ’un hikâyesi okurun kafasında sarsılmaz bir yer ediniyor. Romanın alametifarikası okurun zihninde kayıp giden pürüzsüz akışında; sarih, lekesiz ve biricik bir anlatımla okura ulaşmasında yatıyor.
Kitabın girişindeki alıntı, sizi derinden sarsacak sarsıcı olayların habercisi niteliğinde. Metin boyunca okurun his dünyasına nokta atışı yapan altı çizilesi alıntılarla Livaneli, bizi sevda ile acının, savaş ile mücadelenin, dünün kadim bilgisiyle bugünün birleştiği yerçekimsiz bir dünyaya götürürken, Doğu ile Batı arasındaki dengeyi ve aydın sorumluluğunu da sorguluyor.
Romanın kişide okuma isteğini perçinleyen bir diğer özelliği ise, bölüm başlıklarıyla öykünün gidişatı arasında kurulan uyumlu yakınlık. Karakterlerin tanıklıklarıyla ilerleyen romanda aradan çekilen yazar, bizi zihnimizden asla izi silinmeyecek bir gerçeklik duygusuyla ve karakterlere karşı gelişen önlenemez bir yakınlık duygusuyla baş başa bırakıyor.
Huzursuzluk ’ta ancak yaşayanın anlayacağı toplumsal yaralardan söz açıyor Livaneli. Zira bu kadim toprakların yazgısı ona uzaktan bakanın anlayamayacağı, içine girmeden, kokusunu, derdini, çığlığını birebir hissetmeden yakınlık kuramayacağı türden. Fakat bunu yaparken metinle mesafesini öyle iyi kuruyor ki ajitasyona, sulu zırtlak bir iğdiş edilmişliğe yer bırakmıyor. Satırları takip ederken karakterlerin yaşadığı acıya ortak olma, onları anlama, kederlerini tahmin etme çabasına giriyorsunuz ki bir romanın her çağda önemli bir misyonu böylece yerine gelmiş oluyor. Yapaylıktan, yazarın karakterlerle, karakterlerin metinle, metnin okuruyla arasında örülmüş duvarlardan eser olmayan tertemiz, duru, yalın ve yakın bir roman Huzursuzluk.
Yer yer, coğrafyaya dair meseller, dizeler ve sözlü tarih alıntılarıyla canlanan Huzursuzluk, kitap bittiğinde okuyanı, acının mesafesiyle ilgili düşünmeye de sevk ediyor.
Yine kitaptan bir alıntıyla bitirelim:
“Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın anne!” 
Bu yazı Çiğdem Aldatmaz tarafından yazılmıştır.
Benim Yorumum İse:
Zülfü Livaneli'nin bir çok kitabını okumuş ve kitaplarını okurken hiç tanımadığım bir operayı dinlemiş hiç görmediğim yerlere gitmiş ve Şile sahilinde keman sesinde rüzgarı saçlarımda yüzümde hissetmiş biri olarak bence "Huzursuzluk" yazılmış olmak için yazılan bir kitaptı. 
Gündem Suriye idi ve onunla ilgili bir kitap yazılmalıydı. Orada Meleknaz'ın,Zilan'ın, Nergiz'in ne hissettiğine önem verilmemişti! Yeni doğum yapmış bir kadın hem bebeğini hem de yanındaki kişiyi emzirerek kilometrelerce yürüyemez belki orada çaresizliğin insana verdiği güç anlatılmaya çalışılmış ama bence kitap olamamıştı. 
Zülfü Livaneli, kitaptaki kahramanlarını o kadar güzel ve net bir şekilde anlatır ki sanki o kişiyi tanıyor muşsun hissine kapılırsın. 
Eleştiri kitabı arşa yükseltse de Zülfü Livaneli'nin diğer şaheserlerini okuyanlar için gerçekten bu kitap vasat seviyedeydi. Akıcı dil, betimleme ve konu gerçekten çok güzeldi fakat Mardin'de Suriye 'de hatta Doğu'nun birçok yerinde  gerçekten yaşanan acılar üstün körü anlatılmıştır.

Müzikleri, filmleri ve kitaplarıyla evrenselleşmiş dünya çapında bizi sanatıyla harika bir şekilde temsil etmiş olan Zülfü Livaneli her zaman kendine hayran kaldığım bir sanatçıdır.
 -babamın son okuduğu kitabı "Kardeşimin Hikayesi" 56. sayfada yarım kalmış- Hayatıma iz bırakmış çok özel bir kitaptır. Kitaplarında anlatılan bir çok olayla günlük hayata örnek verebilirsiniz. 
Kitabın en dikkat çeken sayfasından hikaye içinde hikaye...
"Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparıp çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Orta Doğu'nun adeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür; ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur."



DİVAN - Irvin D. Yalom


DİVAN
Irvin D. Yalom
Kitabı yorumlara bakarak almış ve ön yargılı olmamaya çalışmıştım - ‘harika’ diyenlerle birlikte ‘ağır bir roman zaman kaydı’ yazanlarda olmuştu- fakat kitabı aldıktan sonra ruh halimden dolayı sanırım 6 ay rafta beklemişti…
Kitabın önsözü beni sıkmıştı. Yarım bırakılan kitaplar hafıza kaybına neden oluyor diye okumayı bırakmamıştım. Sinemaya gitmek isteyip gitmediğimizde yaşadığımız mutsuzluk, sinemaya gidip  filmi beğenmediğimizde yaşadığımız mutsuzluktan daha fazlaymış diyerek kitabı bitirdim.
 Kitap terapist - danışan ilişkisinde cinsel suiistimalin sorgulanmasıyla başlıyor. Danışanına cinsel suiistimal ile suçlanan psikoterapist Seymour Trotter'ın –ki kendisi fiziksel engelli olduğundan dolayı bunu nasıl yapmış olabilir sorusunu sorup duruyorsun- disiplin soruşturmasını genç psikoterapist Ernest Lash yapıyor. Bir disiplin soruşturması ile başlayan kitap, sonrasında farklı karakterlerin girmesiyle bir iç yolculuğa dönüşüyor.

Tüm karakterlerin özelliklerinde; sevgi, teori, hırs, sabır, etik, benlik, kibir, öfke, hınç, açgözlülük gibi kavramlar zihninizde bambaşka bir hal alıyor. Kitaptaki karakterler bir şekilde birbirine bağlanıyordu. Bu benim en sevdiğim kurgu şeklidir. Bu bağlantılar kitabın temposunu yüksek tutuyordu.

"Etik" kavramı üzerine yapılan tartışmalar, eski uygulanan psikoterapi yöntemlerinin sorgulanması, Freud’dan alıntılar, kendi iç dünyadaki mücadeleler kitabı sürükleyici hale getirmek için güzel yöntemlerdi.
 Kitap konusu ve olaylar açısından akıcıydı bence sorun çeviriden kaynaklıydı. Konuşur gibi yazılan kitaplar ya da yazılar o kitabı basitleştiriyor.  Başta sıkıcı başlayan olaylar ve kişiler tanındıkça yerine oturan okurken Ernest’in ofisindeki döşemeyi masanın rengini ya da Carol’un tül çorabını görmüş hissetmişçesine net bir anlatım vardı.
Kitap’ta geçen ve hayatta kulağımıza küpe olması gerek çok güzel bi diyalog var… “Gördün mü, Carol ? Satranç da hayat gibi: Oyun bitince bütün taşlar, piyonlar da, şahla vezir de aynı kutuya koyuluyor.”. Şu an ki durumumuzu ele alacak olursak küçücük bir virüs zengin, fakir, zeki, cahil, kadın ya da erkek bakmaksızın kimi isterse ona bulaşıyor!
Justin Astrid uzun yıllardır Ernest’e terapiye gelen bir hastadır. Justin’in anlatımıyla karısı Justin üstünde tam bir otoriteye sahiptir ve Justin bundan kurtulmak istese de Ernest’in tüm tedavisine rağmen bunu başaramaz. Bir gün umulmadık bir şekilde başka bir kadın sayesinde Justin eşi Carol’ı boşamaya karar verir. Ve Ernest ciddi bir şok yaşar bu konuda kendinin yapamadığını bir kadının yapmış olması onu şaşırtır. Carol bu boşanmadan tek suçlu olarak Ernest’i görür ve Ernest’i yoldan çıkararak onu rezil etme düşüncesiyle kendini hasta gibi göstererek Ernest’ten terapi almaya başlar.Justin’in terapisi sırasında aslında ideal bir evlilik nasıl olmalı sorusunun cevabını irdeliyor Yalom.

Amerika’da yasalara göre her terapistin de kendi terapisti olmak zorundadır. Ernest’in terapisti Dr. Marshal Streider’dir. Ernest’in her davranışının altında bir sorun arayan, dakikalara fazlaca uyan, etik konusunda sesi en çok çıkan terapisttir. Ernest’in danışmanlık aldığı seanslarda iki tarafında uzman kişiler olmasından kaynaklı daha bilimsel diyaloglar mevcuttu. Marshal’ın hırs, lüks, para ve gösteriş tutkusu yüzünden karısıyla arasının açılmış olmasını görmezden gelmesi çok güzel aktarılmıştı. Karısının kendisini ‘ikebana*’ ile mutlu edişi bir kadının evliliğinde bulamadığı mutluluğu başka yollarda aramasına güzel bir örnek olmuştu.
İkebana: İkebana, kadō olarak da bilinen "çiçeklerin hâli" Japon çiçek düzenleme sanatına verilen addır. Vazo, tepsi, çanak vb. içinde çiçekler düzenlenebilir. – ‘Aranjman’ olduğunu düşündüğüm bu sanatın gerçek adını da bu kitaptan öğrenmiş oldum.
“Doğum günleri, hayatımızın geçip gitmekte olduğunu hatırlatan hazin işaretlerdir ve doğum günlerini kutlamaktan amaç da bu hüznü inkâr etmektir.
Kitapta özellikle cinsellik ön plandaydı. Hasta-terapist arasındaki cinsellik, hastanın özel hayatındaki cinsellik, terapistin hayatındaki cinsellik ayrı ayrı işleniyor. Kitabı sıkıcı hale getiren olayları çok uzatarak ve kendi yorumunu katarak anlatmasıydı. Kitabı kapattıktan sonra “İkebana” haricinde yeni bir şey öğrenmedim belki de kitabı bu yüzden sevmedim…

                                                                                                                      Şefika KANKAYA



EN İYİ FİLM LİSTEM

Bu listeyi yapmayı aslında istiyordum final ödevim için "En çok sevdiğim film" ve "En çok sevdiğim müzik" seçimini yapar...