Eleştiri: Yanı Başımızdaki Dünya: Huzursuzluk

Roman, bir gazetecinin Mardin’de çocukluk arkadaşının ölümünü araştırmasıyla başlıyor. Mardin’den Amerika’ya uzanan bu gizemli hikâyenin içinde hem oradaki toplumsallığa tanık oluyor hem de dinler tarihinde zihni besleyen bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bunda elbette Zülfü Livaneli’nin yazarlık ve gazetecilik deneyiminin ve bunca yıllık birikiminin katkısı büyük.
Huzursuzluk varoluşun temel taşını oluşturan kavramlardan biri. Bireysel olarak insan doğasını harekete geçiren bu duygu roman boyunca toplumsal bir kavrama dönüşüyor ve romanın insanı derdine ortak eden olay örgüsü böylece kuruluyor.
Zülfü Livaneli bu kez farklı bir üslup deneyimlemiş. Genellikle romanlarda kullanılan, her şeyi bilip okura aktaran Tanrı-anlatıcı yerine olaylar, tanıklarına sorularak, onların dilinden öğreniliyor ve böylece gerçek parça parça birleştirilerek bütünleştiriliyor. Belki de bu tanıklık deneyi sayesinde Huzursuzluk ’un hikâyesi okurun kafasında sarsılmaz bir yer ediniyor. Romanın alametifarikası okurun zihninde kayıp giden pürüzsüz akışında; sarih, lekesiz ve biricik bir anlatımla okura ulaşmasında yatıyor.
Kitabın girişindeki alıntı, sizi derinden sarsacak sarsıcı olayların habercisi niteliğinde. Metin boyunca okurun his dünyasına nokta atışı yapan altı çizilesi alıntılarla Livaneli, bizi sevda ile acının, savaş ile mücadelenin, dünün kadim bilgisiyle bugünün birleştiği yerçekimsiz bir dünyaya götürürken, Doğu ile Batı arasındaki dengeyi ve aydın sorumluluğunu da sorguluyor.
Romanın kişide okuma isteğini perçinleyen bir diğer özelliği ise, bölüm başlıklarıyla öykünün gidişatı arasında kurulan uyumlu yakınlık. Karakterlerin tanıklıklarıyla ilerleyen romanda aradan çekilen yazar, bizi zihnimizden asla izi silinmeyecek bir gerçeklik duygusuyla ve karakterlere karşı gelişen önlenemez bir yakınlık duygusuyla baş başa bırakıyor.
Huzursuzluk ’ta ancak yaşayanın anlayacağı toplumsal yaralardan söz açıyor Livaneli. Zira bu kadim toprakların yazgısı ona uzaktan bakanın anlayamayacağı, içine girmeden, kokusunu, derdini, çığlığını birebir hissetmeden yakınlık kuramayacağı türden. Fakat bunu yaparken metinle mesafesini öyle iyi kuruyor ki ajitasyona, sulu zırtlak bir iğdiş edilmişliğe yer bırakmıyor. Satırları takip ederken karakterlerin yaşadığı acıya ortak olma, onları anlama, kederlerini tahmin etme çabasına giriyorsunuz ki bir romanın her çağda önemli bir misyonu böylece yerine gelmiş oluyor. Yapaylıktan, yazarın karakterlerle, karakterlerin metinle, metnin okuruyla arasında örülmüş duvarlardan eser olmayan tertemiz, duru, yalın ve yakın bir roman Huzursuzluk.
Yer yer, coğrafyaya dair meseller, dizeler ve sözlü tarih alıntılarıyla canlanan Huzursuzluk, kitap bittiğinde okuyanı, acının mesafesiyle ilgili düşünmeye de sevk ediyor.
Yine kitaptan bir alıntıyla bitirelim:
“Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın anne!”
Bu yazı Çiğdem Aldatmaz tarafından yazılmıştır.
Benim Yorumum İse:
Zülfü Livaneli'nin bir çok kitabını okumuş ve kitaplarını okurken hiç tanımadığım bir operayı dinlemiş hiç görmediğim yerlere gitmiş ve Şile sahilinde keman sesinde rüzgarı saçlarımda yüzümde hissetmiş biri olarak bence "Huzursuzluk" yazılmış olmak için yazılan bir kitaptı.
Gündem Suriye idi ve onunla ilgili bir kitap yazılmalıydı. Orada Meleknaz'ın,Zilan'ın, Nergiz'in ne hissettiğine önem verilmemişti! Yeni doğum yapmış bir kadın hem bebeğini hem de yanındaki kişiyi emzirerek kilometrelerce yürüyemez belki orada çaresizliğin insana verdiği güç anlatılmaya çalışılmış ama bence kitap olamamıştı.
Zülfü Livaneli, kitaptaki kahramanlarını o kadar güzel ve net bir şekilde anlatır ki sanki o kişiyi tanıyor muşsun hissine kapılırsın.
Eleştiri kitabı arşa yükseltse de Zülfü Livaneli'nin diğer şaheserlerini okuyanlar için gerçekten bu kitap vasat seviyedeydi. Akıcı dil, betimleme ve konu gerçekten çok güzeldi fakat Mardin'de Suriye 'de hatta Doğu'nun birçok yerinde gerçekten yaşanan acılar üstün körü anlatılmıştır.
Müzikleri, filmleri ve kitaplarıyla evrenselleşmiş dünya çapında bizi sanatıyla harika bir şekilde temsil etmiş olan Zülfü Livaneli her zaman kendine hayran kaldığım bir sanatçıdır.
-babamın son okuduğu kitabı "Kardeşimin Hikayesi" 56. sayfada yarım kalmış- Hayatıma iz bırakmış çok özel bir kitaptır. Kitaplarında anlatılan bir çok olayla günlük hayata örnek verebilirsiniz.
Müzikleri, filmleri ve kitaplarıyla evrenselleşmiş dünya çapında bizi sanatıyla harika bir şekilde temsil etmiş olan Zülfü Livaneli her zaman kendine hayran kaldığım bir sanatçıdır.
-babamın son okuduğu kitabı "Kardeşimin Hikayesi" 56. sayfada yarım kalmış- Hayatıma iz bırakmış çok özel bir kitaptır. Kitaplarında anlatılan bir çok olayla günlük hayata örnek verebilirsiniz.
Kitabın en dikkat çeken sayfasından hikaye içinde hikaye...
"Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparıp çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Orta Doğu'nun adeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür; ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur."