27 Mayıs 2020 Çarşamba

EN İYİ FİLM LİSTEM

Bu listeyi yapmayı aslında istiyordum final ödevim için "En çok sevdiğim film" ve "En çok sevdiğim müzik" seçimini yaparken çok zorlandım. Ruh durumuma göre izlemek ve dinlemek istediğim film ve müzik değişiyor çünkü... Müzik'te Hans Zimmer gibi bir film müzik ustasını da anlatmak istedim Eurovisionda bizi temsil eden Şebnem Paker ile ülkemizi birinciliğe yükselten Sertab Erener'i de Fazıl Say'ı da ve liste böyle uzayıp gitti...
Sonra sıra filmlere geldi işte o zaman  gerçekten büyük bir çıkmaza girdim o kadar uzun bir listem oldu ki ödüllü yönetmenlerden usta oyunculara sanat filmlerinden dönem filmlerine dram, komedi, gerçek hayatta yaşanmışlar, müzikaller,animeler yerli film mi yabancı film mi o kadar çok seçenek vardı ki sonuçta şu an ki zamana en yakın olan bir yerli film Eşkıya'yı seçtim ama içimde kalan sözleri anlatmamda gerekti :) 

IMDB'de yıllardır 1. sırada olan "Esaretin Bedeli" ile başlıyorum.

ESARETİN BEDELİ
ŞİMDİ YA DA ASLA (THE BUCKET LIST)
YEDİ (SEVEN)
İÇİMDEKİ YANGIN
İLKBAHAR,YAZ, SONBAHAR KIŞ VE İLKBAHAR
BOŞ EV
YÜRÜYEN ŞATO
KOMŞUM TOTORO
NEMO 
UP
KIŞ UYKUSU
BİZİM AİLE
NEŞELİ GÜNLER
GÜLEN GÖZLER
ATEŞ PARÇASI
SATIN ALINAN KOCA
HABABAM SINIFI
İÇİMDEKİ DENİZ
KARPUZ KABUĞUNDAN GEMİLER YAPMAK
ZIKKIMIN KÖKÜ
MUHSİN BEY
SELVİ BOYLUM AL YAZMALIM
DEVLERİN AŞKI
BODRUM HAKİMİ
SERÇELERİN ŞARKISI
CENNETİN ÇOCUKLARI
CENNETİN RENGİ
PİYANO PİYANO BACAKSIZ
TAVUTTA RÖVAŞATA
HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK
UÇURTMAYI VURMASINLAR
KARDEŞ GİBİYDİLER
UÇURTMA AVCISI
TİFFANİY'DE KAHVALTI
GELECEĞE DÖNÜŞ


3-İLKBAHAR, YAZ, SONBAHAR, KIŞ VE İLKBAHAR/ SPRING, SUMMER, AUTUMN, WINTER AND SPRING/ 2003

Pek çok film görsel başarılarıyla akılda kalabiliyor fakat seviyeyi bu kadar yükseğe taşıyan işlere pek sık rastlayamıyoruz. Büyüleyici doğa manzaralarıyla hayattan izole yaşayan budist rahip ve öğrencisinin dış etmenler ile değişen hayatlarının mevsimsel dönüşümlere incelikle dokunduğu bu film, yönetmenin sinema dünyasına bir armağanı. Yönetmenin su takıntısını işleyişi ve hayvanları sembolikleştirmesi ise filmden alınan tatminlik duygusunu bir hayli arttırıyor.



25 Mayıs 2020 Pazartesi

EŞKIYA

Başrollerini Şener ŞEN ve Uğur YÜCEL'in oynadığı 1996 yılı yapımı Yavuz TURGUL filmi "Eşkıya" gösterime girdiği dönem 2 milyon 568 bin 339 kişi tarafından izlenerek yıllardır duraklayan Türk Sineması için umut olmuştur. Yıllardır sinemaya gidemeyen Türk halkı "Eşkıya"yla eski sinema günlerine dönüş yapmıştır.

Filmin yönetmenliğini yapan Yavuz  TURGUL'un Şener ŞEN'le birçok filmi vardır. (Züğürt Ağa-Av Mevsimi- Gönül Yarası-Muhsin Bey gibi...) Asıl mesleği gazetecilik olan TURGUL, Ses dergisinde çalışırken ünlü yönetmen Ertem EĞİLMEZ'in desteğiyle  -başarı asla tesadüf değildir insanın hayatında doğru insanların olması ve o insanların yol göstermesi de başarıya götürür- senaryo yazmaya başlar. İlk yönetmenliği "Fahriye Abla" ilk senaryosu ise başrollerini Türkan ŞORAY ile Bulut ARAS'ın oynadığı "Sultan" filmidir. Birçok başarılı filmin senaryo ve yönetmenliğini yapan TURGUL 2017 yılında düzenlenen 29 Ekim Resepsiyonunda, Sinema alanında Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Ödülü almıştır.

Şener ŞEN, Türk sinemasının yaşayan duayenlerindendir. 1941 Adana doğumlu ŞEN'in Marangoz olan babası bir film setinin tadilat işini yaparken o filmde oynamaya başlayan Türk sinema oyuncusu Ali ŞEN'dir. İlkokul öğretmenliği, işportacılık, dolmuş şoförlüğü gibi birçok işte çalıştıktan sonra sinemalarda yan rollerde oynamaya başlar. Hababam sınıfındaki "Badi Ekrem" rolü ile dikkatleri çeker. Rol aldığı “Süt Kardeşler”, “Şabanoğlu Şaban”, “Tosun Paşa”, “Kibar Feyzo” , “Çöpçüler Kralı” ve “Davaro” adlı filmler ile artık seyircinin sevdiği bir oyuncu durumuna geldi. Birçok tiyatro oyununda oynayan sanatçının "Zengin Mutfağı" oyununu izlerken koca oyunu tek başına kurtardığını dünya gözüyle görmüş oldum. Sanatçıların birçoğu gibi iyi bir oyuncu olmasına rağmen Şener ŞEN'de başkalarını oynamaktan kendileri olmayı çoktan unuttuklarından röportajlarında genelde çok sessizdir.  "Bazen hiç birşey yapmadan öylece bekledim bir aktör intiharı  sayılabilecek kadar uzun yıllar beğeneceğim bir hikâyede o rolü bekledim." diyen Şener ŞEN para değil güzel işler yapmak için oyunculuk yapmıştır.

Film 35 yıl hapiste kaldıktan sonra serbest bırakılan bir eşkıyanın, Baran’ın (Şener Şen) hapisten çıkıp memleketi Urfa’ya, köyüne gitmesiyle başlar. Ancak köyü baraj yapımı nedeniyle sular altında kalmış ve terk edilmiş bir halde bulur. Fırat nehrinin Halfeti'nin birçok köyünü su altına alması bazı aileleri memnun ederken bazı ailelerin yaşantısını kötü şekilde etkilemiştir. Erkan OĞUR'un gönüllere işleyen ezgileriyle Fırat kenarındaki konuşma sırasındaki Ceren ana'nın Baran'ın boynuna astığı muska onu boynunda kaldığı sürece koruyacaktır... Uzun yıllar hapisten kalan Baran hala eski hayatındaki gibi giyinip davranmaya çalışır fakat bir türlü uyum sağlayamaz tıpkı "Esaretin Bedeli" filminde ki 40 yıl hapiste kalıp özgürlüğüne kavuştuktan sonra normal hayata adapte olamayan Broks gibi... Baran kendinini ihbar edenin en yakın arkadaşı Berfo'nun (Kamuran Usluer) olduğunu ve sevdiği kadını da alıp İstanbul'a gittiğini Urfa'daki sıra gecesinde rahmetli sanatçı Kazancı BEDİH'in uzun havasının fonuyla arkadaşı Mustafa'dan öğrenir. Baran, sevdiği kadın Keje’yi (Sermin Şen) ve hapse düşmesine neden olan Berfo’yu bulabilmek için yola çıkar.

Cumali (Uğur Yücel) anasız babasız halanın yanında sapık eniştesinden kaçarak kötü bir çocukluk geçirmiş kısa yoldan zengin olup itibar görmek isteyen bir gençtir. Baranla yolları aynı trende kesişir. Cumali, Demircan'ın (Uyuşturucu Çetesi Lideri) mallarını polislere yakalatmamak için Baran'a teslim eder. Baran Cumali'nin hayatını kurtarınca vefa borcundan dolayı ona yardımcı olur ve aralarında bir baba-oğul ilişkisi başlar. Cumali Baran'ı Tarlabaşında kendi kaldığı; eski bir sinema yıldızı, bir hayat kadını gibi değişik müşterilerin olduğu "Cumhuriyet Otel"ine yerleştirir.

Cumali sevgili Emel'in abisini hapisten çıkarmak için Demircan'ın mallarından çalar ve parayla kefareti öder sevgilisinin gözünde kahraman olur! Baran'da televizyonda zengin iş adamı Mahmut ŞAHOĞLU'nun Berfo olduğunu öğrenir ve Cumali'den ona götürmesini ister. Baran, Berfo'nun tüm bu kötülükleri Keje'ye olan aşkından yaptığını fakat Keje'nin susarak kendisini cezalandırdığını öğrenir. Baran ve Berfo bir pazarlık yapar Keje eğer Baranla konuşursa onunla gidecektir. Keje Baran'ı görünce önce gözleriyle sonra sanki başkasının sesinden konuşurmuş gibi kesik kesik konuşur. Berfo yıkılır Baran onu gelip alacağını söyler. Aralarında geçen diyalogda, eşkıyalar öldüğünde bir yıldız kaydığı Keje hep yıldızlara baktığını ama Baran'ın ölmediğini bildiğini söyler. Baran'da hapiste vurulduğunu dövüldüğünü hastalandığını ama ölmediğini Keje'yi bir kez daha görebilmek için ölmediğini söyler. Cumali sevgilisinin kendisini aldattığını abim diye tanıttığı kişinin aslında sevgilisi olduğunu öğrenir ve kaldıkları otelde onları bularak öldürür. Bununla birlikte Demircan mallarını Cumalinin çaldığını öğrenir artık Cumalinin başı sadece polislede belada değildir. Baran Cumaliyi uyuşturucu işinde hep uyarır ama Cumali zengin olup itibar görme derdindedir. Cumali Demircan tarafından yakalanınca Baran Cumalinin uyuşturucu parasını ödemek için Kejeyle birlikte Berfo'ya gider ve ne yazık ki Berfo'nun verdiği çek karşılıksız çıkar ve Demircen Cumaliyi öldürür. Deliye dönen Baran Berfo'ya gider Berfo Baran'a "Bir çocuk için Keje'yi nasıl bırakırsın, Hayat'ın sevda karşısında ne önemi var?" der Baran da aynı sözcükleri söyleyip Berfo'yu öldürür. Demircanla da hesaplaşan Baran en son oteldeki yaşam kadınının organizatörlüğünü yapan Jilet Cemalide vurarak kaçmaya başlar. Evlerin çatılarında dolaşır polislerle çatışmaya girdiği sırada boynundan muskası düşer ve vurulur. Hayatında hiç havaifişek görmeyen Baran onların daha önce ölmüş eşkiyalar olduğu ve kendini çağırdıklarını düşünerek terastan atlar ve o sırada Erkan Oğur'da "Fırat" türküsü çalar Keje'de o sırada bir yıldız kaydığını görür ve "Güle Güle Eşkiya" der film biter.

Baran'ın İstanbul'un tepelerini binalarını Cudi dağına benzetir Şanlıurfa'da geçen olayların Cudi'ye bağlanması, Tarantino filmlerini aratmayan fakat daha yapay olan kanlı sahnelerin olması, Baran'ın ölürken atılan havaifişeklerin gerçekten uzak olması filmin kötü yanları ama filmde o kadar ince ayrıntılar işlenmiş ki bu sahneler göze batmıyor. İyi ve kötünün kim olduğu kimin neye göre iyi neye göre kötü olduğu gibi...

Baran dağda adam öldüren haraç kesen bir eşkıyadır! kötü mü? İyi mi? Bir gencin hayatı uğruna, sevdiği kadından vazgeçer! kötü mü? İyi mi?

Cumali çocukluğundan başlayarak kötü bi hayat sürmüştür sevdiği kadın için hırsızlık yapar iyi mi? kötü mü? Yaşlı bi adama yardım eder ona kol kanat gerer iyi mi? kötü mü?

80 'ler dönemindeki siyasi ya da müstehcen sayılan filmlerde Türk sineması durağanlaşmış kimse eskisi gibi ailesiyle sinemaya gidemez olmuştu. Eşkıya filminden sonra Türk halkı eskisi gibi sinemaları doldurmaya başladılar. 24 yıl önceki teknolojiye göre gayet güzel çekimleri ışığın güzel kullanıldığı en iyi yönetmen ve en iyi senaryo ödüllerini almış bir filmdir. Her karede 21 ayrı görüntünün olduğu bir sanat filmi olmasa da Türk Sinemasında isminin altın harflerle yazdırmış bir başyapıt olmuştur. Öyle ki IMDB (Internet Movie Database-İnternet Film Veri Tabanı) listelerinde iki kez ilk 250'ye girmiş ilk ve tek Türk Filmidir.

Her cuma gösterime giren filmleri izleyebilmem “Eşkıya” filmiyle sinema kapılarının açılması sayesinde oldu. Hayata bakış açımı değiştiren ufkumu geliştiren bir çok filmi sinemalardan öğrendim. Bir filmi izlemek beyazperdede ki birçok kişiyi izlemektir. Yönetmeni, sanatçıyı, ışıkçıyı, rejisörü, yapımcıyı, yayıncıyı ve kendini… O yüzden sinema “Hayat”tır benim için…

"Bu filmde insanımızı, kendi öz kişiliğimizi beyazperdeye aktarmaya çalıştık. Bizi anlatarak evrenselliğe ulaşım yolunu bulacağımızı sanıyoruz" Şener ŞEN'in filme yorumu...


 https://tr.wikipedia.org/wiki/%C5%9Eener_%C5%9Een 

http://yenifilm.net/2000/12/eskiya/


14 Mayıs 2020 Perşembe

Evgeny GRİNKO

Rusya’nın Jukovski şehrinde 1984 yılında dünyaya gelen Evgeny Grinko, 16 yaşındayken gitarla müziğe başlamıştır. Piyanist olarak tanınan Evgeny konserlerinde davul da çalmaktadır. Piyanosunun tuşlarıyla anlatmak istediği tüm duyguları anlatabilen bir ustadır. Söze gerek yoktur onun bestelerinde...Hayata bir mola vermek istediğiniz de, ağlamak istediğiniz de, mutlu bir "AN"ı hatırlamak istediğiniz de ya da gücünüz bitip minik bir kıvılcıma ihtiyaç duyduğunuzda Evgeny size gerekli olanı o ince parmaklarını tuşların üzerinde dans ettirerek vermesini bilir...


Evgeny'i ennnn sevdiğim filmlerden biri olan Amelie'nin Soundtrack'ında tanıdım... Enteresan bi kız Amelie babası onu muayene ederken kalbi o kadar  hızlı çarpıyor ki onu kalp hastası sanıyorlar yıllarca... Hepimizin hayatta bi kere bile düşündüğü şeyler Amelie'nin gözlerinden bize tekrar yansıyor... Eğlenceli zaman geçirmek istediğinizde izlemenizi tavsiye ederim...
Kızımın doğumuna girerken sakinlemek için de Evgeny dinledim, en acı çektiğim zamanlarda da, iş yerinde sıkılıp zihnim donduğunda da ve şu an bu ödevi yaparken de sihirli bi değnek gibi ruhuma dokunan tınılarıyla da Evgeny yine kulaklarımda:)



Konserlerinde -çok şükür ki canlı canlı o anı yaşamak kısmet oldu- o kadar rahat bir şekilde sanatını icra ediyor ki yanımdaki kişinin kim olduğuna aldırış etmeden ağladım ritm tuttum alkışladım...

Evgeny'i ve müziğini anlatmaya kelimeler yetmez mütevaziliği gözlerinden okunan ve yüzlerce insanın karşısına çıkarken bile ananaslı çoraplarını giymekten çekinmeyen rahat ve naif bi insan...

Yaşayan en iyi piyanistlerden birisi umarım yine güzel müzikler yapıp bizlere iyi gelmeye devam eder....

Rüya gibi bir konser...
Gözlerimi hiç açmak istemedim hiç bitmesin istedim...
Annemin kucağında uyudum babamın gözlerinde kayboldum kızımı kokladım yaşlanmaya dediğim ADAM'ın elini tuttum...
Bebek oldum çocuk oldum eş oldum anne oldum yaşlandım...
Her notasını göz yaşlarıma düğümlenen boğazıma nefesime yüreğime sindirdim...
Gittiğin zaman büyüsü bozulan anlardan değildi hiç bitmesin istediğim nefesimi tuttuğum harika bir geceydi.... 

*İnstagramdaki paylaşımım....



Hamiş: Evgeny bu blogda olmasaydı bir yanım eksik kalırdı ;)




AMIRA MEDUNJANIN - MOJ DILBERE



Benim dilçim, nerede yürüyorsun
Moj dilbere, kud se šećeš

Merhaba beni de alma
Haj što i mene ne povedeš

Merhaba beni de alma
Haj što i mene ne povedeš
Seni sevdiğimi, ah seni sevdiğimi
Što te volim, ah što te ljubim

Aman, Aman, Aman Tanrım
Aman, aman, Bože moj

Seni sevdiğimi, ah seni sevdiğimi
Što te volim, ah što te ljubim

Aman, Aman, Aman Tanrım
Aman, aman, Bože moj
Beni çarşıya götür
Povedi me, u čaršiju

Hadi, beni çarşıya sat
Haj pa me prodaj bazardžanu

Hadi, beni çarşıya sat
Haj pa me prodaj bazardžanu
Seni sevdiğimi, ah seni sevdiğimi
Što te volim, ah što te ljubim

Aman, Aman, Aman Tanrım
Aman, aman, Bože moj

Seni sevdiğimi, ah seni sevdiğimi
Što te volim, ah što te ljubim

Aaman, aman, Tanrım
Aaman, aman, Bože moj
Benim için al, altın göz
Uzmi za me, oku zlata

Mahkeme kapısını yaldızlayalım
Haj pa pozlati dvoru vrata

Mahkeme kapısını yaldızlayalım
Haj pa pozlati dvoru vrata
Seni sevdiğimi, ah seni sevdiğimi
Što te volim, ah što te ljubim

Aman, Aman, Aman Tanrım
Aman, aman, Bože moj

Seni sevdiğimi, ah seni sevdiğimi
Što te volim, ah što te ljubim

Aman, Aman, Aman Tanrım
Aman, aman, Bože moj

Sevdalinka

Boşnak Anonim Halk Edebiyatı’nın önemli bir türü olan “Sevdalinka”; Arapçadan Türkçeye, Türkçeden Boşnakçaya geçen, “Sevda” kelimesinden türemiştir. Sevda; “Aşk, sevgi; aşırı sevgiden doğan bir çeşit hastalık; istek, heves, arzu (Devellioğlu, 2008: 946) anlamına gelmektedir. Sevda kelimesi Boşnakçada, Türkçe anlamıyla özdeş olarak; sevda/sevdah şeklinde kullanılmaktadır. Türkçede “Âşık” anlamına gelen, sevdalı kelimesi; Boşnakçada aynı anlamda; sevdalija/sevdahlija/sevdelija şeklinde ifade edilmektedir. Türkçedeki, “Âşık olma eylemi” anlamındaki, sevdalık ifadesi; Boşnakçada, sevdaluk/sevdahluk şeklinde telaffuz edilmektedir. Anonim bir tür olan Sevdalinka, “Boşnakça aşk şarkıları” (Škaljić, 1966: 561-562), anlamına gelmektedir.
Doğrudan bir araya gelemeyen sevdalılar, okudukları sevdalinkalarla birbirlerine seslerini duyuruyorlardı. Sevdalı iki gencin buluşma yerleri ise genellikle pencere dibi oluyordu. Âşığın pencere dibinde söylediği sevdalinkaya, maşuk kafes arkasında bir başka sevdalinka ile ya da aynı sevdalinkanın bir bölümüyle cevap verirdi. Böylece iki âşık birbirlerine duygularını ifade ederlerdi (Maglajlić, 2006: 34-35).
Sevdalinkalar sevda/aşk üzerine kurulu bir tür olduğundan sevgilinin tasviri, güzellik unsurları, kıyafetleri ve sevgiliye ithaf edilen kavramlar üzerinde yoğun bir şekilde durulmuştur. Sevdalinkalarda, sevgili gönül çalan, “Dilber”dir. Boşnakçada dilber; Türkçe anlamıyla özdeş olarak alımlı, güzel anlamına gelmektedir (Škaljić, 1966: 218; T.S, 2005: 509). Dilber ifadesi, sevdalinkalarda çoğunlukla sevgilinin ismiyle birlikte kullanıldığı görülmektedir.*

Türkiye'de de halk müziğinde benzer bir değişim sürecinden söz etmek olasıdır. Halk müziğinden ve türkülerden söz edildiğinde genellikle kaynağı kırsal alanda bulunan, bestecisi belli olmayan, zaman içinde süzülmüş eserler kastedilmektedir. Daha sonra birçok nedenlerle şehirlere de gelerek yayılmışlardır. Günümüzde kırsal alana işaret etse de, kullanılan çalgılar, değişen dinleyici kitlesi, icra edilen mekanlar aracılığı ile şehirleşmiş ve yöresinden çıkıp çok daha geniş bir alanın eserleri olmuşlardır. Şehirlerden kırsal alana doğru yayılan sevdalinke bu nedenlerle değişikliklere uğrayarak icra edilmeye devam edeceği söylenebilmektedir.**
 
AMIRA MEDUNJANIN 23 Nisan 1972 doğumlu Saray Bosnalı Bosna-Hırvat şarkıcı ve sevdalinka yorumcusu. Yıllarca muhasebe alanında çalışıp 8 yıl izin bile kullanamadığını fark edince istifa edip [İyi ki istifa etmiş :) ] kendini müziğin içinde bulan sanatçı 2003 yılından bu yana "Sevdalinka" yorumculuğu yapmaktadır. Şarkılarını tıpkı azeri sanatçı Nezaket TEYMURAVA gibi sesinden emin sanki bu dünya da değilmiş gibi kendinden geçerek söyleyen sanatçıyı bu kadar geç keşfettiğim için üzülüyorum. 

Sanatçıyı Fuat GÜNER'in TRT Müzik için yaptığı " Aramızda Müzik Var" adlı programda tanıdım.

Şarkıdaki gitarın ritmi kemanların viyolensellerin o yüreğe dokunan tınıları Amira'nın sesi ve boşnakça sevdalinkayla öyle güzel bütünlemiş ki Mostar köprüsünde iki aşığın birbirine kavuşamadığını gözlerinde aşkı acıyı öyle yalın bir şekilde hissedebiliyorsunuz.. Moj Dilbere'nin sözleri dilimize çevrilince anlamını yitirmiş ama Amira'nın yorumunda sözlere gerek yok o sevdayı hissedebiliyorum. Ruhuma iyi gelen yeni şarkılardan biri Moj Dilber.

1992-1995 yılları arasındaki Bosna Savaşı döneminde çocuktum, okullardan yardım için eşyalardan toplanır Bosna'ya gönderilirdi. Poşet poşet elbise gönderdiğimizi hatırlıyorum o zaman kimin soğumuş bedenini ısıtacağını bilmediğim kazakları koymuşum meğer o poşete...  Savaşı sadece haberlerden izlediğim kadarıyla bilirdim, yıllar sonra savaşla ilgili okuduğum kitaplarda izlediğim filmlerde ki o acılar, travmalar, açlık, çaresizlik, yaşam mücadelesi sonra inanç insanları yeniden hayata tutun duran ve zihinlerde kalan izler... Bazen düşünüyorum zihnimi sildirsem "Eternal Sunshine of the Spotless Mind-yani Sil Baştan" filmindeki gibi ve tüm kötü anılar gitse ama sonra iyilerin gitmesine dayanabilir miydim? 


*Uluslararası Türkçe Edebiyat Kültür Eğitim Dergisi Sayı: 1/1 2012 s. 246-264, TÜRKİYE
SEVDALİNKALARDA TÜRK-BOŞNAK HALK KÜLTÜRÜNÜN ORTAK UNSURLARI

Fatih İYİYOL
**GÖÇMEN KİMLİĞİ AÇISINDAN BOŞNAK MÜZİKLERİ: TRAKYA VE İSTANBUL ÖRNEĞİ F. Belma KURTİŞOĞLU doktora tezi

Hamiş: Ödevim için taradığım makalelerin kimlere ait olduklarını özellikle belirtmek istedim emekleri için teşekkür ederim.



26 Nisan 2020 Pazar

SAHNEDEKİ ALTIN SÜPÜRGE



 SAHNEDEKİ ALTIN SÜPÜRGE

Eser ünlü İrlandalı yazar James JOYCE’un dansçı kızı Lucia JOYCE’un hayat hikayesini anlatıyor. 1920’lerin Paris’inde sokakların sanat koktuğu dönemde James JOYCE’un gözlerindeki rahatsızlıktan dolayı kızının her işine koşturması ve bunu yaparken kendi hayatını hiçe sayması ve adım adım ruh sağlığının nasıl bozulduğu anlatılıyor. Mükemmel dans yeteneğine sahip Lucia babasına yardım için gelen Samuel BECKETT’in  (daha o zaman kısa hikayeler yazan sonra ünlü olan İrlanda’lı yazar)onun kaderi olduğunu ve onunla evlenirse hayatının tamamen değişeceğine inanıyor. Sanatın merkezi Paris’te geleneklerine bağlı bir İrlandalı ailesinin yaşamının maddi sıkıntıların zorluğu, annesinin ne Lucia’ya ne de dansına saygı duymaması onu Samuel’e daha çok iten nedenlerden. Annesine göre tek kıymetli varlık oğlu George –ne yazık ki o da annesi yaşında bir kadınla evlenerek onu hayal kırıklığına uğratsa da Nora oğluna olan zaafından dolayı ve kadının zengin olmasından! dolayı hemen affediyor- Lucia ise babası gibi bir günahkar.
James Joyce genç yaşlarda farklı bir tarzla yazdığı (Epifanya (ya da epifani) terimi, Eski Yunan'da tanrıların ilahî özelliklerini ölümlülere göstermesi anlamına geliyordu. Joyce bu sözcüğü, bir kişi ya da nesneyle ilgili asıl gerçeğin birdenbire ortaya çıktığı anları dile getirmek için kullandı. Deneysel "epifanyalar'ı sayesinde gözlemlerini ayrıntılı olarak ve özlü bir üslupla yazıya geçirebildi)*1 eserlerinin kıymeti çok sonraları anlaşılıyor. Hele ki onu meşhur eden Ulyessa eserini 40’lı yaşlarında yazan yazar kitabı pazarlayabilmek için Fransız eleştirmen Valery Larbaud’a * "Her bölüm belirli bir sanat ya da bilimle ilgilidir, belirli bir simge içerir, insan vücudunun belirli bir organını temsil eder, belirli bir renge ve tekniğe sahiptir ve belirli bir zamanda geçer". Şeklinde bir eleştiri yapmasını ister fakat Joyce bu planı hiçbir zaman uygulamaz, hatta kitabı bölüm başlıklarını değiştirerek yayımlar. Larbaud'nun sözünü ettiği plan, okurlardan çok, kitabı yazdığı sırada Joyce'a yardımcı olmuş olabilir*.2 Şu an da Ulyessa’yı incelemek için 2 dergi yayınlanmaktadır. James Joyce yıllarca gözleriyle ilgili ciddi sağlık sorunları yaşamıştır fakat en verimli olduğu dönemleri ise en sağlıksız olduğu dönemlerdir.
Lucia ailenin fotoğraf çerçevesinin en ortasında durmasına rağmen üstün yeteneği olan dans için verdiği emek, duyguları ve istekleri hiç göz önünde bulundurulmaz. Lucia’nın o dönemde ortaya çıkardığı kendi tarzında ki dansı sahne de giydiği kıyafeti şu an bile hayranlık uyandıracak niteliktedir. Dönemin meşhur dansçılarının ona bale eğitimi vermek için ısrar etmesi Lucia’nın ayaklarının yara olana kadar dans etmesi ailesinin isteklerinin önüne geçemez. Meşhur yazarlar müzisyenler ressamlar Lucia ‘ya hayranlık duyar aşık olurlar fakat o aşkın bir çok duyguyu beslendiğine inandığı için karşısındaki kişinin sadece yakışıklı zengin meslek sahibi olmasının yeterli olmadığı onun tüm duygularını okşamasını ister. Ailesinin hayatını yaşarken Lucia belli dönemlerde travmalar yaşamaya başlar ama ailesi bunu şımarıklık olarak görür oysa ki bu onun “beni fark edin bana değer ve önem verin” çığlıklarıdır. Fakir olup zengin insanlara özenen onlar gibi yaşamaya çalışan bir ortamda arada kalmış bir aile olan Joyce’lar İrlanda’nın geleneklerini hala devam ettirmeye çalışırlar Lucia ise bunlara içten içe karşı çıkar-ki o zamanda çok yadırganılan şeyler şimdi olağan olmuştur- mücadele etmeye çalışmaz çünkü kimse onu dinlemeyecektir. Her çırpınışının her bir şeylerle mücadele etmesinin sonucunda zarar gören ya da yaralanan yine Lucia olur. Babasının şöhretinin gölgesinde kalmış mükemmel dansını devam ettirememiş her zaman babasının ilham perisi olduğunu zannettiği için ondan ayrılamamış bir sanatçı ailesinin yüzünden yavaş yavaş ruh hastası olur ve kliniğe yatırılır burada sayısız doktorlarla tedavi edilmeye çalışılır fakat hiç biri sonuç vermez. Doktorların çoğu aile içerisinde ki cinsel çarpıklıkları – o dönemde kimsenin cesaret edemediği şeyleri kaleme alarak dikkat çeken babasının bunda etkisi vardır-  Lucia’yı bu hale getirdiğini düşünür ve bu konu üzerine gider fakat bu bir muammadır. Lucia annesi ve erkek kardeşi tarafından terk edilir babası ölene kadar onu ziyaret eder fakat o da ölünce Lucia bir ruh hastanesinde hayat gözlerini kapatır.
Yazar’ın okuduğum ilk kitabı, kitap akıcı bir dille yazılmış konu detaylı bir şekilde işlenilmiş gerçek bir hayat hikayesi oluşu kitabı daha çekici bir hale getiriyor. Lucia’nın esnek vücudu kendine has teknikleri kimsenin akıl edemediği olayları dansa aktarışı bunu müzikle ritimle mükemmel bir uyumla yapışını hayal ettikten sonra onun gibi bir cevherin yok oluşunu genç bir insanın hayallerinin yıkılışı ve hayatının mahvoluşu gerçekten üzücüydü. Fakat yazarın başlarda sıkıcı ortaya doğru hareketlenen sonlarda ise üstün körü anlatımı belki biraz kitabın değerini kaybettirmiş olabilir.
Lucia’nın isminin meşhur bir opera sanatçısından alışı ve bu sanatçının akli dengesini kaybederek vefat etmesi insanın isminin kaderini ne kadar etkilediğinin bir örneğidir.

“Dans vücudun yazdığı yazıdır.” 

1- Türk Edebiyatı
2- AnaBritannica & Turkedebiyati.org

10 Nisan 2020 Cuma

Mark Ryden “Allegory of four elements”

Pop Gerçeküstücülüğü'nün öncülerinden Mark RYDEN'in “Allegory of four elements” ince sır katmanlarıyla geleneksel bir yağlı boya ile yapmış olduğu sürrealist bir çalışmadır.
Resmin ortasına yerleştirilmiş olan kütüğün etrafına toplanmış dört fazlı kız çalışılmıştır. Kütüğün üzerinde bir arı, iki dolu fincan, iki fincan tabağı bir maşrapa ve kuş yuvasının içerisinde yeni doğmuş üç bebek -baba,oğul ve kutsal ruh- oturmaktadır. Resmin ana hatlarını oluşturan kızların hepsinin saçları ve kıyafetleri farklı renktedir. Kızların başların da serçe, geyik, sincap ve balık duruyor. Pastel tonların hakim olduğu resmin arkasında beyaz bulutların olduğu bir gökyüzü daha ön kısımlarda bir dağ bir nehir ve yer yer ağaçlar çizilmiş. Kızlar tepelik bir yerde oturmuşlar. Ressamın resimde dört temel gücün -kızların elbiselerinin üzerindeki şekillerden hangi element olduğunu anlayabiliriz- RUH'un çevresinde toplandığını anlatmak istediği kanısındayım.

Kütük yani RUH'u, ilk baştaki beyaz elbiseli beyaz küt saçlı elinde fincan tutan başında serçe olan kız HAVA'yı, elleri kütüğün üzerinde tarçın renkli elbiseli kaküllü düz kızıl saçlı başının üzerinde geyik olan ikinci kız ATEŞ'i, onun yanında bir eli kütüğe yaslı diğer eliyle fincanı tutan sarı elbiseli sarı dalgalı saçlı kaküllü başının üzerinde sincap duran kız TOPRAĞI, en sonda bşr eliyle kütüğün üzerindeki fincanı tutan diğer eli eteğinin üzerinde siyah elbiseli siyah saçları ensesinde toplanmış başının üzerinde balık olan kız ise SU'yu temsil etmektedir.
Kızların hepsinin elbiseleri karpuz kollu, bebe yakalı ve belden aşağı büzgülü olarak çizilmiş. Yüzlerinde şaşkınlık, hüzün, mutsuzluk ve tedirginlik okunmaktadır.
Resimdeki çiçekler ve kızların elbiselerinden bahar mevsiminin canlılığı var fakat kızların donuk bakışları bu sıcak havayı gölgelendiriyordu. 

Mark Ryden; resimlerinin hepsini alegorik tarzda yapmıştır. Genelde küçük çocukların iri gözlü hissiz ifadelerinin absürt şekilde yansıtıldığı resimlerinde yer yer dini semboller de kullanılmıştır.

Ressamı bazı eleştirmenler sübyancı olarak değerlendirirken bazıları ise ondan deha olarak bahsederler. 

Bu resimdeki en belirgin hissiyat "Huzursuzluk"tu kızların o donuk ifadeleri beni huzursuz etti. 

Ryden'in diğer resimlerinde Lady GAGA'nın tercih ettiği!!! gibi etten kıyafetler, oyuncak tavşan doğuran havuç, oyuncaklarıyla KAN’lı çay partisi sırasında et doğrayan sevimli kız çocuğu tasvir etmiştir. 

Çocukların cinsel obje gibi gösterildiği ya da vahşet içeren resimler içerisinde resmedildiği resimlerden hoşlanmadığım için Ryden'in çocuğunun olmamasını diliyorum... 
      
                                                                                                 Şefika KANKAYA
                                                                                                                           

25 Mart 2020 Çarşamba

Huzursuzluk


Eleştiri: Yanı Başımızdaki Dünya: Huzursuzluk

Zülfü Livaneli romanları kendi okuyucusunu yaratmasının yanı sıra onları 21. Yüzyılın göz önünde ama gözden uzak hikâyelerine taşıması yönüyle de önem taşıyor. Geçmişi aklıselimle değerlendirmek ya da geleceğe dair isabetli saptamalarda bulunmak hepimiz için muhtemel fikir eylemleridir. Fakat bugünü anlamak ve onu geçmiş ve gelecekle birlikte işleyip özümsemek, bilgi kirliliği ve dezenformasyon ortamında zaman zaman güçleşir. İşte bu noktada çağın hikâye anlatıcıları, söz ustaları devreye girer. Zülfü Livaneli toplumsal birikimini bu noktada öyle isabetli kullanır ki romanlarını okurken belleğinizde bambaşka bir pencere açılır.
Usta yazar son romanı Huzursuzlu’ta Ortadoğu’nun kanayan yarasını yaşamlarımıza yaklaştırıyor. Yüzyılın serencamı, karşısında çaresiz kaldığımız acılar ve güncel bir tanıklık Huzursuzluk ’ta bizlere Meleknaz’ın içler acısı hikâyesiyle ulaşıyor.
Roman, bir gazetecinin Mardin’de çocukluk arkadaşının ölümünü araştırmasıyla başlıyor. Mardin’den Amerika’ya uzanan bu gizemli hikâyenin içinde hem oradaki toplumsallığa tanık oluyor hem de dinler tarihinde zihni besleyen bir yolculuğa çıkıyorsunuz. Bunda elbette Zülfü Livaneli’nin yazarlık ve gazetecilik deneyiminin ve bunca yıllık birikiminin katkısı büyük.  
Huzursuzluk varoluşun temel taşını oluşturan kavramlardan biri. Bireysel olarak insan doğasını harekete geçiren bu duygu roman boyunca toplumsal bir kavrama dönüşüyor ve romanın insanı derdine ortak eden olay örgüsü böylece kuruluyor.
Zülfü Livaneli bu kez farklı bir üslup deneyimlemiş. Genellikle romanlarda kullanılan, her şeyi bilip okura aktaran Tanrı-anlatıcı yerine olaylar, tanıklarına sorularak, onların dilinden öğreniliyor ve böylece gerçek parça parça birleştirilerek bütünleştiriliyor. Belki de bu tanıklık deneyi sayesinde Huzursuzluk ’un hikâyesi okurun kafasında sarsılmaz bir yer ediniyor. Romanın alametifarikası okurun zihninde kayıp giden pürüzsüz akışında; sarih, lekesiz ve biricik bir anlatımla okura ulaşmasında yatıyor.
Kitabın girişindeki alıntı, sizi derinden sarsacak sarsıcı olayların habercisi niteliğinde. Metin boyunca okurun his dünyasına nokta atışı yapan altı çizilesi alıntılarla Livaneli, bizi sevda ile acının, savaş ile mücadelenin, dünün kadim bilgisiyle bugünün birleştiği yerçekimsiz bir dünyaya götürürken, Doğu ile Batı arasındaki dengeyi ve aydın sorumluluğunu da sorguluyor.
Romanın kişide okuma isteğini perçinleyen bir diğer özelliği ise, bölüm başlıklarıyla öykünün gidişatı arasında kurulan uyumlu yakınlık. Karakterlerin tanıklıklarıyla ilerleyen romanda aradan çekilen yazar, bizi zihnimizden asla izi silinmeyecek bir gerçeklik duygusuyla ve karakterlere karşı gelişen önlenemez bir yakınlık duygusuyla baş başa bırakıyor.
Huzursuzluk ’ta ancak yaşayanın anlayacağı toplumsal yaralardan söz açıyor Livaneli. Zira bu kadim toprakların yazgısı ona uzaktan bakanın anlayamayacağı, içine girmeden, kokusunu, derdini, çığlığını birebir hissetmeden yakınlık kuramayacağı türden. Fakat bunu yaparken metinle mesafesini öyle iyi kuruyor ki ajitasyona, sulu zırtlak bir iğdiş edilmişliğe yer bırakmıyor. Satırları takip ederken karakterlerin yaşadığı acıya ortak olma, onları anlama, kederlerini tahmin etme çabasına giriyorsunuz ki bir romanın her çağda önemli bir misyonu böylece yerine gelmiş oluyor. Yapaylıktan, yazarın karakterlerle, karakterlerin metinle, metnin okuruyla arasında örülmüş duvarlardan eser olmayan tertemiz, duru, yalın ve yakın bir roman Huzursuzluk.
Yer yer, coğrafyaya dair meseller, dizeler ve sözlü tarih alıntılarıyla canlanan Huzursuzluk, kitap bittiğinde okuyanı, acının mesafesiyle ilgili düşünmeye de sevk ediyor.
Yine kitaptan bir alıntıyla bitirelim:
“Beni alıp tekrar karnına soksan bile koruyamazsın anne!” 
Bu yazı Çiğdem Aldatmaz tarafından yazılmıştır.
Benim Yorumum İse:
Zülfü Livaneli'nin bir çok kitabını okumuş ve kitaplarını okurken hiç tanımadığım bir operayı dinlemiş hiç görmediğim yerlere gitmiş ve Şile sahilinde keman sesinde rüzgarı saçlarımda yüzümde hissetmiş biri olarak bence "Huzursuzluk" yazılmış olmak için yazılan bir kitaptı. 
Gündem Suriye idi ve onunla ilgili bir kitap yazılmalıydı. Orada Meleknaz'ın,Zilan'ın, Nergiz'in ne hissettiğine önem verilmemişti! Yeni doğum yapmış bir kadın hem bebeğini hem de yanındaki kişiyi emzirerek kilometrelerce yürüyemez belki orada çaresizliğin insana verdiği güç anlatılmaya çalışılmış ama bence kitap olamamıştı. 
Zülfü Livaneli, kitaptaki kahramanlarını o kadar güzel ve net bir şekilde anlatır ki sanki o kişiyi tanıyor muşsun hissine kapılırsın. 
Eleştiri kitabı arşa yükseltse de Zülfü Livaneli'nin diğer şaheserlerini okuyanlar için gerçekten bu kitap vasat seviyedeydi. Akıcı dil, betimleme ve konu gerçekten çok güzeldi fakat Mardin'de Suriye 'de hatta Doğu'nun birçok yerinde  gerçekten yaşanan acılar üstün körü anlatılmıştır.

Müzikleri, filmleri ve kitaplarıyla evrenselleşmiş dünya çapında bizi sanatıyla harika bir şekilde temsil etmiş olan Zülfü Livaneli her zaman kendine hayran kaldığım bir sanatçıdır.
 -babamın son okuduğu kitabı "Kardeşimin Hikayesi" 56. sayfada yarım kalmış- Hayatıma iz bırakmış çok özel bir kitaptır. Kitaplarında anlatılan bir çok olayla günlük hayata örnek verebilirsiniz. 
Kitabın en dikkat çeken sayfasından hikaye içinde hikaye...
"Harese nedir, bilir misin oğlum? Arapça eski bir kelimedir. Bildiğin o hırs, haris, ihtiras, muhteris sözleri buradan türemiştir. Harese şudur evladım: develere çöl gemileri derler bilirsin, bu mübarek hayvan üç hafta yemeden içmeden, aç susuz çölde yürür de yürür; o kadar dayanıklıdır yani. Ama bunların çölde çok sevdikleri bir diken vardır. Gördükleri yerde o dikeni koparıp çiğnemeye başlarlar. Keskin diken devenin ağzında yaralar açar, o yaralardan kan akmaya başlar. Tuzlu kanın tadı dikeninkiyle karışınca bu, devenin daha çok hoşuna gider. Böylece yedikçe kanar, kanadıkça yer, bir türlü kendi kanına doyamaz ve engel olunmazsa kan kaybından ölür deve. Bunun adı haresedir. Demin de söyledim, hırs, ihtiras, haris gibi kelimeler buradan gelir. Bütün Orta Doğu'nun adeti budur oğlum, tarih boyunca birbirini öldürür; ama aslında kendini öldürdüğünü anlamaz. Kendi kanının tadından sarhoş olur."



EN İYİ FİLM LİSTEM

Bu listeyi yapmayı aslında istiyordum final ödevim için "En çok sevdiğim film" ve "En çok sevdiğim müzik" seçimini yapar...